Üç Maymun


Sinemanın en vazgeçilmez unsurunun ışık olduğunu düşünürsek, Ceylan’ın sinema dilinin gücünü hemen kavrayabiliriz. Uzun sekansların ve “derin” alanların içinde rahatça gezinmemize izin vermeye niyetli bir yönetmenden bahsediyoruz. Bu bağlamda Üç Maymun’un Nuri Bilge Ceylan’ın en başarılı filmi olduğunu söylemek hata olmaz bence. Muazzam bir oyuncu yönetimi ve -pek tabii ki- kusursuz çerçeveler, ilk göze çarpanlar oluyor. Ancak kusursuz çerçeveden kasıt hayattan soyutlanmış, hayatın defolarını dışlamış reklam kareleri değil; dibine kadar hayatın içinden kareler.

Işığın sinema için anlamı aslında bu filmle doğrudan bağlantılı. Çünkü ışığın aydınlattığı ve aydınlatmadığı nesnelerin karşıtlığından çıkan bir dil ve anlam yaratma aracıdır sinema. Ve bu filmi özel kılan da yönetmenin aydınlattıklarıyla karanlıkta bıraktıkları arasında kalakaldığımız o belirsiz noktanın verdiği kaybolmuşluk duygusu belki de.

Ceylan, filmini "göstermemek" üzerine kurmuş. Açıkçası Üç Maymun sadece bu bakımdan bile anlamlı bir isim sayılabilir. Çünkü filmde birçok şeyi görmüyoruz, duymuyoruz, bilmiyoruz. Örneğin, Hacer'in nasıl değiştiğini, nasıl farklı bir heyecana yöneldiğini görmüyoruz. Patron Servet ile ilk karşılaştıklarında gayet rahatsız edici olan ortamın zamanla nasıl hastalıklı bir tutkuya dönüştüğünü göstermiyor Ceylan bize. Ya da İsmail'in, annesinin ihanetini öğrenmesiyle babasını hapisten aldığı sahne arasında geçen süreci nasıl yaşadığından bihaberiz. İsmail’in söz konusu ihaneti öğrendiği günden, babası Eyüp’ün özgürlüğüne kavuştuğu ana kadar Hacer’in ilişkisi nasıl devam edebildi; kafamızda soru işareti olarak kalıyor.



Ve asıl en büyük bilinmeyen, ailenin geçmişinin en hasarlı noktası olan küçük kardeş. Bildiğimiz tek şey, çok küçük yaşta öldüğü ve ailenin bu trajedinin üstesinden yıllar geçse de gelemediği. Dahası yok. Dahasının olmamasına itina gösteriyor Ceylan. İzleyicinin tüm açmaz ve bilinmezleri öğrenip, iyi ya da kötü sonunu görüp, bir nevi huzur içinde salondan ayrılmasını istemiyor. Kısaca izleyiciye, “Benim görmeni istediğim kadarını göreceksin” diyor ve bu mesafeyi ilk sahneden koyuyor zaten seyirci ile arasına. Elbette bu, yönetmenin keskin ve inatçı tercihlerinden biri. Nuri Bilge’yi büyük bir yönetmen yapan da zaten bu ve benzeri tercihleri değil mi?

Filmin içinde sosyolojik çıkarımlar yapılabilecek noktalar olsa da, Nuri Bilge her zamanki üslubuna uygun olarak büyük laflar etmek derdinde değil. Elbette bu da bir tercih. Nuri Bilge’nin sinemasını “büyük” yapan da bu tercihler tutarlılığı. Filmin sonlarında, karısının kendisini damdan attığı halüsinasyonunu gördüğü anda, Eyüp’ün göz çekiminden yüz çekimine yaptığı geçişin aslında (yakın plandan yakın plana) bir atlama, teknik bir hata olacağını biliyor. Ancak yine de seyirciye hikayenin içine girmesi en muhtemel bir anda izlediğinin film olduğunu fark ettirmeyi tercih ediyor yönetmen. Yukarda söylediğim gibi, Nuri Bilge Ceylan’ı büyük yönetmen yapan da tamamen hakim olduğu görselliğe, kendi tercihleriyle biçim verebiliyor olması. Bu hakimiyet, onu başka ve özel kılan…

3 Maymun, Metin Erksan’dan Lütfü Akad’a, Yılmaz Güney’den Visconti’ye, Truffaut’dan Tarkovsky’ye kadar birçok sinemacıdan (hatta bizzat yönetmenin kendi diğer filmlerinden) tatlar barındırıyor. Ancak her birinden çok farklı, yepyeni, çiğnemesi heyecan verici ama yutulması zor, etkisini uzun süre kaybetmeyen sanatsal bir lezzet yaratıyor. Bize de dünya sinemasına yeni lezzetler sunan bu büyük “auteur” yönetmenin önünde saygıyla eğilmek düşüyor.