
Nick Hornby bu sefer roman kısmını es geçip, direk senaryo olarak yaratmış hikayeyi. İngiltere’de geçen bir dönem filmi “an education”. Ailesinin kendisi için Oxford üzerinden kurduğu gelecek planları ve disiplinli okulunun rutinleri arasında sıkışmış bir genç kızın karşısına çıkan beyaz prensin aslında ne kadar beyaz olduğunu sorgulayan bir hikaye tasarlamış Hornby. Oyunculuklar oldukça başarılı, özellikle disiplinli ancak öykündüğü kişiyi karşısında gördüğü anda bir kedi haline gelen dengesiz baba rolünde Alfred Molina harika bir performans sergiliyor.
Filmin izlediği yol her ne kadar hem yeşili hem maviyi barındıyor olsa da, vardığı adres son derece didaktik bir nokta oluyor. Hikaye bize iyiyi kötüyü net olarak söylüyor, bunu tartışma gereği duymuyor. Hatta söylediğini sloganlaştıran diyaloglardan bile kaçınmıyor. Film “Aciton is a character” den “the life i want, there is no shortcut.” a doğru ilerliyor, o kadar keskin sonuçlar çıkarıyor ki karşımıza “ulan acaba doğrusu şu mu” demenize fırsat vermiyor.
Bir sinema eseri için çok riskli ve yapılan işi yavanlaştıracak bu hamleler Nick Hornby gibi bir edebiyatçıdan gelince şaşırtıcı oluyor.
Filmin konuk oyuncusu denilebilecek kadarlık bir rolle Emma Thompson’ı görmek, Carey Mulligan’ın sade, Alfred Molina’nın usta oyunculuğu filmi keyifli kılan öğeler.
Baftalarda 8 dalda adaylık alan filmin oscarlarda da 3-4 adaylık ile baş göstereceğini düşünüyor, ancak yarıştığı adaylar içinde herhangi bir heykel şansı bulacağını sanmıyorum. Özetle “an education” sinematografik olarak eli yüzü oldukça düzgün, hikayenin geçtiği dönemi sorunsuz görselleştiren, ve 2009 gibi sinema adına güdük bir yıldan çıkan en eli yüzü düzgün filmlerden biri ama aynı zamanda adı üzerinde ders gibi bir film ve tabii ki her dersin sahip olduğu handikap “an education”da da mevcut; doğru ile yanlışı dogmatik olarak önünüze koyan bir üslup.
An Education
İki Dil Bir Bavul

Üstüne milyon tane laf etseniz bu kadar güzel anlatılamaz kralın çıplaklığı. Ülkenin en önemli sorununu at gözlüklerinin demode olmasına rağmen görmekten geri duranları saymazsak, herkesin anlayacağı bir dilden konuşuyor İki Dil Bir Bavul.
Emre öğretmenin yaşadığı trajikomik hallerin hepsi bu ülkenin hikayesidir aslında. tek kelime türkçe bilmediği için derdini kürtçe anlattığı için tahtada tek ayak üzerinde bekletilen, ıssızlığın, yokluğun ortasında okul demeye bin şahit isteyecek kıçı kırık bir binada, 5 sınıf bir arada, daha kendisi bile çocuk bir hocayla 23 Nisan töreni yapan, neredeyse olmayan varlığını "türk" varlığına armağan eden, hocalarından "dünyanın tek çocuk bayramına sahipsiniz kıymetini bilin" nasihatını duyunca, "çocuk bayramı yerine az biraz insan gibi yaşasak daha iyi olurdu" demeyi aklından bile geçirmeyecek kadar saf ve gerçekten kıymet bilecek kadar erdemli çocukların hikayesi.
Golden Globe'un ardından...

Oscarlara yaklaşırken Amerika'nın bir diğer önemli ödül gecesi de bugün itibarı ile geride kaldı. Yeni yılın altın küreleri de sahiplerini buldu. Adaylar içinden kazananlara bakıldığında tahminler ve dilekler yerini buldu gibi duruyor. Sınırsız bütçelerle çekilen efekt harikası filmlerin en iyi filmi kazanmasına gönlü razı gelmeyen biri olmama rağmen Avatar'ın en iyi film ve yönetmeni kazanacağını tahmin etmek çok zor değildi. Bu kısmı geçersek Jeff Bridges, Chirstoph Waltz gibi beklenen isimlerin arasında Merly Streep'in (hem de Julie & Julia ile) altın küre alması gibi son derece komik süprizler de yok değildi.. Hem tiyatral hem sıradan olmayı becerebilmiş bir performans ile Streep'e ödül vermek nedir ki? O zaman M. Streep oynamasın filmlerde, her yıl gelip bir adet oscar bir adet altın küre verilsin kendisine.. hatta sepet sarkıtsın , sepete koyalım çeksin yukarı..
Merak ettiğim dallardan biri de en iyi senaryo dalıydı, up in the air, inglourious bastards ve hurt locker arasında geçeceğini biliyordum. 3 filmin de almasını istiyordum, ama şans up in the air'ın yüzüne güldü. Bu yılın ödül mevsiminin baş rol oyuncularından biri olan filmi altın küresiz göndermeye gönülleri el vermedi tabii..
Müzikal-Komedi dalında Nine'ı beklerken , Hangover'ın gelmesi de süpriz sayılabilir gibi görünse de ben bekliyordum bu fimin almasını. Çünkü hem gişesi hem üstüne yapılan yorumlar fazlasıyla olumluydu. Oysa eğlenceli bir filmden fazlası değil Hangover (ancak henüz nine'ı izlemedim)
Animasyon dalında, gerçekten nesini bu kadar beğendiklerini anlamadığım "up" tahmin edildiği üzere ödülü aldı.. Evet eli yüzü düzgün ancak hiç bir ekstra özelliği olmayan, sıradan bir animasyonun neden bu kadar abartıldığını anlayamıyorum.
Ödül töreninin en hoş iki olayından ilki, hem Amerikan hem de dünya sinemasının en önemli isimlerinden biri olan, sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden biri little italy'nin büyük yönetmeni Scorsese'nin ödüllendirilişi idi. Diğeri de yabancı film dalında (diğer filmlerin hepsini izlememiş olmama rağmen) das weisse band'ın aldığı ödüldü.
Dizi kısmında ise Alec Baldwin ödülünü yine kimseye bırakmadı, Dexter 2 erkek oyuncu ödülünü de aldı, House yine es geçildi, Mad Man en iyi dizi olmaktan hala sıkılmadı ve Toni Collete tahminleri boşa çıkarmayarak Tina Fey'i geride bıraktı.
Bir Golden Globe daha böyle geçti, adaylıkları sıradan, ödüllendirişi olabildiğince mantıklı bir törendi. Darısı akademinin başına.
En İyi Film (Drama): Avatar
En İyi Erkek Oyuncu (Drama): Jeff Bridges (Crazy Heart)
En İyi Kadın Oyuncu (Drama): Sandra Bullock (The Blind Side)
En İyi Film (Müzikal-Komedi): Felekten Bir Gece/ Hangover
En İyi Erkek Oyuncu (Müzikal-Komedi): Robert Downey Jr. (Sherlock Holmes)
En İyi Kadın Oyuncu (Müzikal-Komedi): Meryl Streep (Julie & Julia)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christoph Waltz (Soysuzlar Çetesi/ Inglourious Basterds)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Mo'Nique (Precious)
En İyi Yönetmen: James Cameron (Avatar)
En İyi Senaryo: Aklı Havada/ Up In The Air (Jason Reitman, Sheldon Turner)
En İyi Animasyon: Up
En İyi Yabancı Film: The White Ribbon (Michael Haneke - Germany)
En İyi Müzik: Michael Giacchino (Up)
En İyi Şarkı: Ryan Bingham and T Bone Burnett - The Weary Kind (Crazy Heart)
En İyi Dizi (Drama): Mad Men
En İyi Erkek Oyuncu (Drama): Michael C. Hall (Dexter)
En İyi Kadın Oyuncu (Drama): Julianna Margulies (The Good Wife)
En İyi Dizi (Müzikal-Komedi): Glee
En İyi Erkek Oyuncu (Müzikal-Komedi): Alec Baldwin (30 Rock)
En İyi Kadın Oyuncu (Müzikal-Komedi): Toni Collette (United States Of Tara)
En İyi Mini Dizi: Grey Gardens
En İyi Erkek Oyuncu (TV filmi veya Mini Dİzi): Kevin Bacon (Taking Chance)
En İyi Kadın Oyuncu (TV filmi veya Mini Dİzi): Drew Barrymore (Grey Gardens)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Dizi, TV filmi veya Mini Dİzi): Chloe Sevigny (Big Love)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Dizi, TV filmiveya Mini Dİzi): John Lithgow (Dexter)
Up In The Air

Yılın ortalarından itibaren yeni yılın Mart’ında olacak oscarlar için başlayan erken vakitli tartışmaların göbeğindeki filmlerden biri de 2007 nin kendisinden Juno ile söz ettiren yönetmeni Jason Reitman’ın son filmi “up in the air” oldu. George Clooney, Anna Kendrick, Vega Farmiga üçlüsünün sırtladığı film ilişkiler, evlilik ve toplumsal rutinleri tartışıyor denebilir, bunu yaparken inceden Amerika’da belki de terör saldırılarından daha önemli bir sorun haline gelen önü alınamaz işsizlik konusu hakkında da net ve tarafını ortaya koyan bir iki kelime etmeyi ihmal etmiyor. Özgün senaryo dalı galibi juno’nun ardından, yönetmenin bu sefer de bir uyarlama senaryo üzerine çalışmasını izledikten sonra rahatlıkla diyebiliyoruz ki, Reitman'ın eli sinema konusunda farklı lezzetler ortaya koyabilme konusunda oldukça becerikli.
George Clooney Ryan Bingham karakterini müthiş canlandırıyor ve Ryan’ın doğruları ile filmin önüne koyduğu doğruların çakıştığı noktalarda film hem Ryan’ı hem de doğal olarak izleyiciyi ters köşeye yatırmayı iş ediniyor. Bu yönetmenin tercihi mi bilemem ama, Juno ile bu filmin bir çok ortak noktasından belki de en fazla göze çarpanı hikayelerin izleyiciye asla bir doğruyu işaret etmiyor olması. Hatta daha net bir ifade ile filmlerin ortak genel derdinin, insanın hayatina yön verdiği yollar açısından “doğru” nun ve “iyi” nin göreceliliğinin altının çizilmesi olduğu söylenebilir.
Twilight serilerinin kadrosunda yer alan Anna Kendrick’in canlandırdığı Natalie’nin filmin başındaki tavrı ile sonunda geldiği nokta, hayat karşısında sert durmaya çalışmanın aslında çoğu zaman sonuçsuz bir tavır olduğunun ve hayatın ne kadar sert olabildiğinin altını çiziyor.
Filmin diğer bir karakteri, Ryan’ın ruh eşi Alex’in (Vega Farmiga) izleyiciye ve Ryan’a yaşattığı süprizler de filmin diğer iki karakter üzerinden söylediklerine 3. ve aslında tarafı çok da belli olmayan muğlak bir bakış açısı sunuyor.
Filmin tavrı, üslubu, derdini ortaya koyuş şekli, kurgusu, vs. hepsi birbirini tamamlar ve daha da lezzetli hale getirir şekilde tasarlanmış. Özellikle anlattığını karmaşıklaştırmadan, alttan verme maksadıyla sulandırmadan ama aynı zamanda da bağırmadan söylüyor ve belki de “up in the air” ı güzel bir film olmaktan özel bir film olmaya taşıyan ayrıntı da bu oluyor.
Ayrı bir paragraf da Clooney için açmak gerekiyor sanırım, bir çok başarılı aynı zamanda çok da farklı filmde rol almış, aldığı her rolün hakkını vermiş, yönetmenlik denemerinden de alnının akıyla çıkmış ve çoğunlukla parlak işler ortaya koymuş bir aktör olarak, up in the air’da da performansının üstüne bir şeyler koymaya devam ettiğini gözlemlemek hiç de zor değil.
Filmin Oscarlardaki durumu ise bence klasik bir juno rolünden öteye gitmeyecektir. Her ne kadar ABD Eleştirmenler Birliği ödüllerinde en iyi film başta olmak üzere , uyarlama senaryo ve en iyi yardımcı kadın oyuncu ödüllerini alsalar da akademi bu tarz filmleri çoğu zaman 3-4 adaylık ve gönlünden koparsa 1 heykelcikle uğurlamıştır. Diğer filmlerin çoğunu henüz görmeden yorum yapmak manasız olsa da, uyarlama senaryo, en iyi yardımcı kadın oyuncu, en iyi erkek oyuncu, en iyi yönetmen ve en iyi film dallarında aday olabilir, hatta belki bir tanesini eve de götürebilir.