
Nolan'ın son filmi yazın ortasında kurak sinema topraklarında biten allı morlu bir çiçek gibi gerçekten. Ancak harika konusu ve senaryosuna rağmen film başyapıt olmaya günde üç öğün tartıya çıkarıldığı Matrix'ten daha uzak. Zira gişe kaygısı mıdır bilinmez, filmin içinde lüzumsuz çok fazla aksiyon var, halbuki izleyici (ki o ben oluyorum) bu tür filmleri izlerken "iki dakika huzur ver de gidişatı bi özet geçeyim kafamda" duygusuna erişiyor. Matrix serilerini de hatırlayacak olursak ilk filmde olayı sakince dillendirdikten sonra asıl aksiyonu serinin diğer filmlerinde dibine kadar vermişleri. (Aksiyon arayan sinemaseverler serinin devamından daha da hoşlaşmıştı hatta)
Filmin fantastik hikayesinin kurduğu mantık silsilesi aslında filmin sonuna kadar sağlam kalmayı başarıyor, gerek oyunculuklar gerekse aksamayan metin filmi en sonuna kadar ayakları üzerinde tutuyor, (bu noktada izlemeyenler için spoiler yaratmamak için finale dair yorumları sansürlüyorum) ancak daha önce de bahsettiğim yoğun aksiyon anlatımın dengesini ve izleyicinin algısını zedeliyor.
Titanic faciasından olsa gerek (hayır kazadan değil filmden bahsediyorum) leo'ya yıllardır bitmeyen bir gıcıklığım olmasına rağmen, favori sinemacım Scorsese'nin ona yeni De Niro'su gibi sarılışını bu filmdeki performansıyla daha iyi anlıyorum. Çünkü her filmde üstüne koyan her filminde "gibi yapma" nın ötesine geçen bir yetenek Di Caprio'nun kisi.
Filmin geneli aslında rüyaların tesvir edilişinden görebileceğimiz üzere bir sistem eleştirisi de barındırıyor (yalandan olduğu iddia edilebilir elbette) rüyaların ortak noktaları binaların ve minimalizmin egemen olduğu mekanlar olması, ortalıkta neredeyse hiç doğal yaşam ya da ağaç çiçek gibi şeyler yok, hatta rüyalardan uyanmaların çoğunda uyanmaya sebep olan obje su. Buna karşın (uyarı: spoilera gider)
araf diye tabir edilen mekan ise bir doğa cenneti olarak tasvir edilmiş. İnsanın bilinçaltının en derinlerinde en ilkel noktasında yatanları sembolize ediyor desem çok da zorlamış olmam bence.
Bu ilginç hikayenin Nolan'ın ellerine teslim edilmesi büyük talih, aksi halde sıradan bir aksiyon filmi olarak da gelebilirdi önümüze, lakin Nolan da filmin felsefi yanına ağırlık vermesi gerekirken bol aksiyon ile filmi arafta kalmaya mahkum etmiş diyebilirim.
Film sinematografi olarak bir fight club bir matrix etkisi yaratmayacak bundan eminim, ancak hikayenin kaynağı olan "bilinç" , "rüya" gibi kavramların harmanlandığı onlarca film izleyeceğiz önümüzdeki yıllarda bilginize.
Inception
Bir Oscar Daha Geçti.. Tadı Saman Gibiydi.

Üstünden 2 gün geçtikten sonra oscarları kazananları açıklayan 83929. blog olmayacağım, sadece geceye dair görüşlerim;
*Baldwin & S.Martin ikilisi maalesef fiyaskoydu, önceden hazırlanmış espriler çok yapmacıktı.. (tabi salon kahkahalara boğuldu yine de)
*Ben Stiller'ın Avatar olarak sahneye gelmesi hoştu..
*Ödüller uzun süre sonra hakkaniyetli dağıtıldı, şimdi diyeceksiniz ki "olum Sandra Bullock oscar kazandı", ee kazandı ama yarıştığı rakipleri de atla deve değildi, an education ya da precious performanslarına belki gidebilirdi, ama onun da olmayacağı çok önceden belliydi, en fazla Streep alırdı (ki almaması daha iyi oldu sinirler açısından)
* Avatar yerine Hurt Locker'ın oscarı süpüreyazması da güzel gelişmeydi bence, akademi büyük bütçeler ve çılgın gişeler kadar sinematografiye, anlatıma ve kurguya da önem verdiğini gösterir gibi oldu.
* Kathryn Bigelow her sahneye çıkışında hatta kırmızı halıda bile "askerlerimiz bizim için oradalar, onları seviyoruz" derken "askerlerimiz bizim için oradalar" cümlesi , "ya kafası güzel ya da filmin ne anlattığını bilmeden çekmiş diye düşündürttü", çünkü film daha açılışında "war is a drug" diyor ve filmin genelinde de bu ana düşünce üzerinden ilerliyordu, yani Amerikan askerleri Katrynler için değil amerikanın ve amerikan ekonomisinin savaş bağımlılığından dolayı oradaydı.
Film gayet sevilmiş olsa da, yaratıcısının ağzından böyle bir çelişkili üslup duyulması tadı hafif kaçırdı..
* Hurt Locker süprizleri haricinde gecede hiç süpriz yoktu, o yüzden sıkıcı bir geceydi, İnglourious'a da en az bir ödül gitse hiç fena olmazdı.
öyle yani..
Yılbaşında Piyango Bileti Almamak, Oscar Arifesinde Tahmin Yapmamak Olmaz!

Sinema dünyasının en basiretsiz ancak aynı zamanda en prestijli ödülü denebilecek Oscarların arifesinde her zaman olduğu gibi akademinin dandik seçimlerinden dolayı, hava aydınlanmışken gıcık olarak yatağa gideceğimiz günü bekliyoruz yine. Ve tabii ki akademinin huyunu bile bile tahminler ve dileklere devam ediyoruz. E o zaman lafı uzatmadan;
Actress in a Supporting Role
Penelope Cruz, “Nine”
Vera Farmiga, “Up in the Air”
Maggie Gyllenhaal, “Crazy Heart”
Anna Kendrick, “Up in the Air”
Mo’Nique, “Precious: Based on the Novel Push by Sapphire”
Ödül mevsimine bakacak olursak , bu dalda süprize pek yer yok gibi duruyor. birçok dalda adaylığı olsa da, diğer rakiplerinin gerisinde kalacağını öngördüğüm Precious'ın bu dal sayesinde heykelsiz kalmayacağını düşünüyorum. Konu ile ilgili herhangi bir dileğim yok, her ne kadar Anna Kendrick'in Up In The Air performansını da oldukça başarılı bulsam da, Mo'nique ödül mevsiminde de gördük ki heykeli kimseye bırakmayacaktır.
Actor in a Supporting Role
Matt Damon, “Invictus”
Woody Harrelson, “The Messenger”
Christopher Plummer, “The Last Station”
Stanley Tucci, “The Lovely Bones”
Christoph Waltz, “Inglourious Basterds"
erkeklerin yardımcı oyuncu dalında da süpriz olasılığı oldukça düşük, ancak bu sefer dileğimle tahminim çakışıyor neyse ki. Tarantino'nun rezervuar köpekleri, ucuz roman ve Charlie Brown dan sonra geri dönüşü olarak nitelendirdiğim, hem senaryosu hem oyunculukları hem tarzı hem tavrı ile gayet başarılı bir film olan "Inglourious Basterds" pek tabii ki hakettiği kadar ödül alamayacak ancak yine de filmin açık ara en parlak performansı Christopher Waltz asla ve asla heykelciği ısklamayacak.. Her ne kadar Stanley Tucci'nin adı da iddialılar listesinde sayılabilecek olsa da Waltz bugünden şöminesinin üstünde heykel için bir yer açsın diyebilirim.
Cinematography
“Avatar”; Mauro Fiore-tahmin-
“Harry Potter and the Half-Blood Prince”; Bruno Delbonnel
“The Hurt Locker”; Barry Ackroyd -dilek-
“Inglourious Basterds”; Robert Richardson
“The White Ribbon”; Christian Berger
Bu kısım oldukça merak uyandırıyor açıkçası, çünkü Harry Potter'ı dışarıda bırakacak olursam (izlemedim ama bırakıcam keyif benim değil mi) diğerlerinin hepsi bu ödülü hakedecek kadar iyiydi. yüksek bütçeli filmleri ödüle boğmayı seven akademi eğer bu geleneği sürdürürse zaten tahmine, öngörüye falan gerek yok Avatar bu dalda da alacaktır ödülü. Kaldı ki alırsa da hakedeceği dallardan biri olur. Ancak yine de Hurt Locker'ı da es geçmemek gerek, bu dalda ödülü en çok hakeden filmdir bana göre, dileğim de ödülün Hurt Locker'a gitmesi yönündedir. Bunun yanında Tarantino'nun filmi de Haneke'nin başyapıta çalan eseri de bu ödülü sonuna kadar hakediyorlar. Açıkçası White Ribbon'un en iyi film dalında aday gösterilmemesi görüntü yönetimi dalında da etkili olamayacağınn göstergesi gibi görünüyor, oysa filmi izllediğinizde bu heykeli ne kadar hakettiğini görmek çok da zor değil.
Actor in a Leading Role
Jeff Bridges "Crazy Heart"
George Clooney "Up in the Air"
Colin Firth "A Single Man"
Morgan Freeman "Invictus"
Jeremy Renner "The Hurt Locker"
Bu dalda da kimileri Jeremy Renner'dan bir süpriz bekliyor olsa da, Jeff Bridges altın küreden de galip çıkarak bu dalın favorisi olduğunu kanıtladı. Yoruma çok gerek duymuyor, Jeff Bridges'in bu dalın kazananı olacağını düşünüyorum.
Actress in a Leading Role
Sandra Bullock "The Blind Side"
Helen Mirren "The Last Station"
Carey Mulligan "An Education" -dilek-
Gabourey Sidibe "Precious: Based on the Novel 'Push' by Sapphire"
Meryl Streep "Julie & Julia" -tahmin-
İnsanı sinir edecek ödüllerden biri de en iyi kadın oyuncu dalı. Açıkçası dileğim bu dalda Sidibe ya da Carey Mulligan'ın galip çıkması. Neden performanslarıma ayılıp bayıldığımdan mı hayır, ancak Sandra Bullock'un hadi onu geçtim Merly Streep'in ödülü kazanma ihtimali cidden sinir bozucu. Julie & Julia'daki Levent Kırca performansıyla da ödülü alacaksa eğer deneyimli oyuncu, onu ödül yarışına sokmak yerine her yıl bir heykeli evine kargolasınlar daha az sinir bozucu olacaktır. Bunun yanında bu daldaki adaylar içinde eli yüzü düzgün performansı ile Carey Mulligan'ın süprizi yüzleri güldürebilir.
Directing
“Avatar” James Cameron
“The Hurt Locker” Kathryn Bigelow
“Inglourious Basterds” Quentin Tarantino
“Precious: Based on the Novel ‘Push’ by Sapphire” Lee Daniels
“Up in the Air” Jason Reitman
Gecenin en önemli ödüllerinden biri olan en iyi yönetmen dalında da, Avatar ile The Hurt Locker'ın çekişeceğini, bu ikilinin yanında Tarantino'nun çok şansı olmayacağını düşünüyorum (ki bana kalsa olabilirdi de) Sinematografideki gibi Avatar eğer gecenin filmi ödüllere damgasını vuracak ve ikinci bir Titanic vakası yaşatacaksa, bu ödül de doğal olarak Cameron'a gidecektir. Ancak ödül gecelerinde ilkler yaşamayı seven ve bu ilklerle dünya basınında bir kat daha fazla ilgi gördüğünü bilen akademi, aynı zamanda sonuna kadar hak ta ettiği ödülü kadın yönetmen Kathryn Bigelow'a verebilir. 81 yıldır çok nadir adaylık ve sıfır ödülle eve dönen kadın yönetmenlerin makus talihi böylece kırılabilir. Benim tahminim herşeye rağmen, hem gişesi, hem bütçesi hem de lobisiyle James Cameron dese de, dileğim Katrhyn ablanın ödüle uzanmasıdır. (Bu arada 2 film çekişirken en iyi filmi şuna verdik, yönetmeni de şuna verelim mantığı çok sık görülmektedir Akademide, hatta bana çok saçma gelir, çünkü yılın en iyi filmini yapan adam en iyi yönetmen ödülünü almıyorsa bi gariplik vardır bence)
Foreign Language Film
“Ajami” Israel
“The Milk of Sorrow (La Teta Asustada)” Peru
“A Prophet (Un Prophète)” France
“The Secret in Their Eyes (El Secreto de Sus Ojos)” Argentina
“The White Ribbon (Das Weisse Band)” Germany
Bu dalda maalesef adayların çoğunu izleyemediğimden yaptığım yorum da oldukça güdük kalacaktır. ancak zaten şu ana kadar ki tüm tahminler buradaki yarışın "a prophete" ve "the white ribbon" arasında geçeceği yönünde. Cesarlarda tulum çıkaran ve Fransa'nın bu yıl ki açık ara en sansyonel filmi olan "a prophete" her ne kadar Avrupa'da yere göğe konulamasa da, orjinal adı ile "Das Weisse Band" ile Haneke ödülü kazanmaya yakın olan taraf bence. Hatta Up gibi dandik animasyonların dahi en iyi film için yarıştığı bir yılda Das weisse band'ın en iyi film dalında aday olmaması bile çok saçma, çünkü Haneke'nin filmi bence, Hurt Locker, Inglourious Bastards ve Serious Man ile birlikte ödül gecesinin en başarılı 4 filminden biri.
Writing (Adapted Screenplay)
“District 9” Written by Neill Blomkamp and Terri Tatchell
“An Education” Screenplay by Nick Hornby
“In the Loop” Screenplay by Jesse Armstrong, Simon Blackwell, Armando Iannucci, Tony Roche
“Precious: Based on the Novel ‘Push’ by Sapphire” Screenplay by Geoffrey Fletcher
“Up in the Air” Screenplay by Jason Reitman and Sheldon Tur
bir zorlu ödül daha, district 9'u dışarda bırakacak olursak bence adayların hepsi yarışın içinde olabilir. in the loop sadece adaylık listesinin bir figüranı gibi görünse de, aslında bu dalı hakeden çalışmalardan biri. Ancak gerçekçi bakacak olursak yarışın up in the air, precious ve an education arasında geçeceğini söyleyebiliriz. Burada seçim yapmam gerekirse ben oyumu an education'dan yana kullanırdım, çünkü uyarlama senaryo dalında eli yüzü düzgün bir iş çıkartmak, işi sulandırmadan sonlandırmak önemli bir konu, an education da bunu çok iyi becermiş gibi geliyor. Bunun dışında up in the air da bence son derece başarılı. Amerika'da önemli tartışma konusu olmuş ve gündemi meşgul etmiş ayrıca önemli sayıda adaylığa sahip Precious ise bence bu iki filmin arasından sıyrılma ihtimali kuvvetli bir aday.
Writing (Original Screenplay)
“The Hurt Locker” Written by Mark Boal
“Inglourious Basterds” Written by Quentin Tarantino
“The Messenger” Written by Alessandro Camon & Oren Moverman
“A Serious Man” Written by Joel Coen & Ethan Coen
“Up” Screenplay by Bob Peterson, Pete Docter, Story by Pete Docter, Bob Peterson, Tom McCarthy
Bu dalda da yarışan 3 film görüyorum, A Serious Man, Inglourious Basterds ve The Hurt Locker. Ancak dediğim gibi adaylık sayılarına bakınca, Avatar'ın alacağı ödül sayısı bu ödülü dahi etkiliyor. Çünkü eğer Avatar tulum çıkaracak olursa, boynu bükük kalacak Hurt Locker'a bu dalda bir teselli ödülü çıkabilir. Bana göre saydığım 3 filmin üçü de sonuna kadar hakediyor ödülü. Hatta gecenin en fena ödülü orjinal senaryo dalı bence. Çünkü hangisi alırsa alsın diğerleri hakettikleri bir ödülden mahrum kalmış olacak. bu 2 filminde senaryoları son yıllarda ortaya konulan en parlak işlerden biri. Benim dileğim yok bu dalda çünkü 3 filmden hangisi alsa diğer ikisi için üzülürüm, ama tahminim Hurt Locker'ın alacağı yönünde.
Best Picture
“Avatar” James Cameron and Jon Landau, Producers -tahmin-
“The Blind Side” Gil Netter, Andrew A. Kosove and Broderick Johnson, Producers
“District 9” Peter Jackson and Carolynne Cunningham, Producers
“An Education” Finola Dwyer and Amanda Posey, Producers
“The Hurt Locker” Kathryn Bigelow, Mark Boal, Nicolas Chartier and Greg Shapiro, Producers -dilek-
“Inglourious Basterds” Lawrence Bender, Producer -dilek-
“Precious: Based on the Novel ‘Push’ by Sapphire” Lee Daniels, Sarah Siegel-Magness and Gary Magness, Producers
“A Serious Man” Joel Coen and Ethan Coen, Producers
“Up” Jonas Rivera, Producer
“Up in the Air” Daniel Dubiecki, Ivan Reitman and Jason Reitman, Produce
Bu dalda ilk kez 10 aday görüyor olsak da, aslında yarışan 2 film var. The Hurt Locker ve Avatar. bu ikiliden biri galip gelecek, akademinin geleneğine bakarsak Avatar, sinematografik açıdan ve sinema değeri açısından bakarsak da uzak ara The Hurt Locker kazanacak ödülü. Hatta aslında sinema açısından bakarsak bu yarışın içinde olması gerekenler üstte de yazdığım gibi, "a serious man" , "the hurt locker" "white ribbon" , "inglourious bastards" olmalıydı. Avatar'ın gayet sıradan konusu ve hatta fantastik bir film için gayet güdük hayal gücü en iyi film yarışmasında olmayı haketmiyor. Ancak az çok akademiyi tanıdığımdan maalesef buradaki tahminim de Avatar oluyor.
Film Editing
“Avatar” Stephen Rivkin, John Refoua and James Cameron
“District 9” Julian Clarke
“The Hurt Locker” Bob Murawski and Chris Innis
“Inglourious Basterds” Sally Menke
“Precious: Based on the Novel ‘Push’ by Sapphire” Joe Klotz
Burada The Hurt Locker ödülü kimseye kaptırmaz bence. -bu bankolar da hep yan yatar ya neyse-
Animated Feature Film
“Coraline” Henry Selick
“Fantastic Mr. Fox” Wes Anderson
“The Princess and the Frog” John Musker and Ron Clements
“The Secret of Kells” Tomm Moore
“Up” Pete Docter
son yılların en zayıf animasyon adayları bence, up zaten ödülü alacağını en iyi film dalında aday olmasıyla gösterdi, yani bu dalda tahmine, dileğe vs. gerek yok Up ödülü aldı. Tahmin yerine yorum yapmak gerekirse, bu Amerikan sinema dünyası ne kafası yaşıyor anlamak mümkün değil, başarılı bir animasyon eyvallah, ama özgün zekice ne var Up'ta? gayet sıradan bir senaryo, 1-2 klişe espri, düzgün bir animasyon. hadi yılın en iyi animasyonu seçilmesini de geçtim, en iyi film adayı olması nedir? , onu da geçtim yılın en iyi filmlerinden biri olarak görülmesi , hatta bazı kendini bilmezler tarafından 2000 li yılların en iyi 10 filminden biri seçilmesi falan evrensel bir kamera şakası mı? Wall-e, ratatouille gibi filmlerin yanından geçemeyecek, shrek, ice age, madagaskar gibi filmler kadar asla komik olmayan gayet sıradan bir film up. Fantastic Mr. Fox'u da beğendiğimi söyleyemem, Caroline da beni pek çekmedi ancak bu iki filmin ödülü kazanması Up'ın kazanmasından çok daha anlamlı olurdu bence.. İzlemediğim ama çok olumlu yorumlar okuduğum The Princess and the Frog'un bu adaylar içinde en iyisi olabileceğini düşünüyorum. Ama işin aslı bu yıl izlediğim en iyi filmlerden biri olan, hatta en iyi film adaylığına bile şaşırmayacağım "mary & Max animasyon olmadığı hamur işi olduğu için bu dalda aday olmadı , keşke olsaydı ve keşke alsaydı.
Art Direction
“Avatar” Art Direction: Rick Carter and Robert Stromberg; Set Decoration: Kim Sinclair
“The Imaginarium of Doctor Parnassus” Art Direction: Dave Warren and Anastasia Masaro; Set Decoration: Caroline Smith
“Nine” Art Direction: John Myhre; Set Decoration: Gordon Sim
“Sherlock Holmes” Art Direction: Sarah Greenwood; Set Decoration: Katie Spencer
“The Young Victoria” Art Direction: Patrice Vermette; Set Decoration: Maggie Gray
Sanat yönetiminde de filmlerin çoğunu izlememiş olsam da, ödülün Nine'a gideceğini düşünüyorum. Avatar için sadece skor anlamı taşıyan bu dal, Nine için gecenin tek ödülü olabilir çünkü. Akademi celebrity şova bir heykeli de çok görmez herhalde.
Ödüller kime nasıl dağılır, ne kadar adil olur, daha adaylıklar blie mantıksızken ödüllendirme nasıl olur bilinmez (aslında bilinir en olmayacak ödüller olmayacak adaylara gidecektir akademiyi biliyoruz kendimizi kandırmayalım.) ama gecenin Steve Martin ve Alec Baldwin ile çok renkli geçeceği kesin. Bu ikilinin konukları kırıp geçireceğini tahmin etmek çok da zor değil. Özellikle 30 Rock ile birlikte kalbimde taht kuran Alec Baldwin'in performansı benim için gecenin en heyecanlı olayı diyebilirim, gerisi çok da mühim değil..
An Education

Nick Hornby bu sefer roman kısmını es geçip, direk senaryo olarak yaratmış hikayeyi. İngiltere’de geçen bir dönem filmi “an education”. Ailesinin kendisi için Oxford üzerinden kurduğu gelecek planları ve disiplinli okulunun rutinleri arasında sıkışmış bir genç kızın karşısına çıkan beyaz prensin aslında ne kadar beyaz olduğunu sorgulayan bir hikaye tasarlamış Hornby. Oyunculuklar oldukça başarılı, özellikle disiplinli ancak öykündüğü kişiyi karşısında gördüğü anda bir kedi haline gelen dengesiz baba rolünde Alfred Molina harika bir performans sergiliyor.
Filmin izlediği yol her ne kadar hem yeşili hem maviyi barındıyor olsa da, vardığı adres son derece didaktik bir nokta oluyor. Hikaye bize iyiyi kötüyü net olarak söylüyor, bunu tartışma gereği duymuyor. Hatta söylediğini sloganlaştıran diyaloglardan bile kaçınmıyor. Film “Aciton is a character” den “the life i want, there is no shortcut.” a doğru ilerliyor, o kadar keskin sonuçlar çıkarıyor ki karşımıza “ulan acaba doğrusu şu mu” demenize fırsat vermiyor.
Bir sinema eseri için çok riskli ve yapılan işi yavanlaştıracak bu hamleler Nick Hornby gibi bir edebiyatçıdan gelince şaşırtıcı oluyor.
Filmin konuk oyuncusu denilebilecek kadarlık bir rolle Emma Thompson’ı görmek, Carey Mulligan’ın sade, Alfred Molina’nın usta oyunculuğu filmi keyifli kılan öğeler.
Baftalarda 8 dalda adaylık alan filmin oscarlarda da 3-4 adaylık ile baş göstereceğini düşünüyor, ancak yarıştığı adaylar içinde herhangi bir heykel şansı bulacağını sanmıyorum. Özetle “an education” sinematografik olarak eli yüzü oldukça düzgün, hikayenin geçtiği dönemi sorunsuz görselleştiren, ve 2009 gibi sinema adına güdük bir yıldan çıkan en eli yüzü düzgün filmlerden biri ama aynı zamanda adı üzerinde ders gibi bir film ve tabii ki her dersin sahip olduğu handikap “an education”da da mevcut; doğru ile yanlışı dogmatik olarak önünüze koyan bir üslup.
İki Dil Bir Bavul

Üstüne milyon tane laf etseniz bu kadar güzel anlatılamaz kralın çıplaklığı. Ülkenin en önemli sorununu at gözlüklerinin demode olmasına rağmen görmekten geri duranları saymazsak, herkesin anlayacağı bir dilden konuşuyor İki Dil Bir Bavul.
Emre öğretmenin yaşadığı trajikomik hallerin hepsi bu ülkenin hikayesidir aslında. tek kelime türkçe bilmediği için derdini kürtçe anlattığı için tahtada tek ayak üzerinde bekletilen, ıssızlığın, yokluğun ortasında okul demeye bin şahit isteyecek kıçı kırık bir binada, 5 sınıf bir arada, daha kendisi bile çocuk bir hocayla 23 Nisan töreni yapan, neredeyse olmayan varlığını "türk" varlığına armağan eden, hocalarından "dünyanın tek çocuk bayramına sahipsiniz kıymetini bilin" nasihatını duyunca, "çocuk bayramı yerine az biraz insan gibi yaşasak daha iyi olurdu" demeyi aklından bile geçirmeyecek kadar saf ve gerçekten kıymet bilecek kadar erdemli çocukların hikayesi.
Golden Globe'un ardından...

Oscarlara yaklaşırken Amerika'nın bir diğer önemli ödül gecesi de bugün itibarı ile geride kaldı. Yeni yılın altın küreleri de sahiplerini buldu. Adaylar içinden kazananlara bakıldığında tahminler ve dilekler yerini buldu gibi duruyor. Sınırsız bütçelerle çekilen efekt harikası filmlerin en iyi filmi kazanmasına gönlü razı gelmeyen biri olmama rağmen Avatar'ın en iyi film ve yönetmeni kazanacağını tahmin etmek çok zor değildi. Bu kısmı geçersek Jeff Bridges, Chirstoph Waltz gibi beklenen isimlerin arasında Merly Streep'in (hem de Julie & Julia ile) altın küre alması gibi son derece komik süprizler de yok değildi.. Hem tiyatral hem sıradan olmayı becerebilmiş bir performans ile Streep'e ödül vermek nedir ki? O zaman M. Streep oynamasın filmlerde, her yıl gelip bir adet oscar bir adet altın küre verilsin kendisine.. hatta sepet sarkıtsın , sepete koyalım çeksin yukarı..
Merak ettiğim dallardan biri de en iyi senaryo dalıydı, up in the air, inglourious bastards ve hurt locker arasında geçeceğini biliyordum. 3 filmin de almasını istiyordum, ama şans up in the air'ın yüzüne güldü. Bu yılın ödül mevsiminin baş rol oyuncularından biri olan filmi altın küresiz göndermeye gönülleri el vermedi tabii..
Müzikal-Komedi dalında Nine'ı beklerken , Hangover'ın gelmesi de süpriz sayılabilir gibi görünse de ben bekliyordum bu fimin almasını. Çünkü hem gişesi hem üstüne yapılan yorumlar fazlasıyla olumluydu. Oysa eğlenceli bir filmden fazlası değil Hangover (ancak henüz nine'ı izlemedim)
Animasyon dalında, gerçekten nesini bu kadar beğendiklerini anlamadığım "up" tahmin edildiği üzere ödülü aldı.. Evet eli yüzü düzgün ancak hiç bir ekstra özelliği olmayan, sıradan bir animasyonun neden bu kadar abartıldığını anlayamıyorum.
Ödül töreninin en hoş iki olayından ilki, hem Amerikan hem de dünya sinemasının en önemli isimlerinden biri olan, sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden biri little italy'nin büyük yönetmeni Scorsese'nin ödüllendirilişi idi. Diğeri de yabancı film dalında (diğer filmlerin hepsini izlememiş olmama rağmen) das weisse band'ın aldığı ödüldü.
Dizi kısmında ise Alec Baldwin ödülünü yine kimseye bırakmadı, Dexter 2 erkek oyuncu ödülünü de aldı, House yine es geçildi, Mad Man en iyi dizi olmaktan hala sıkılmadı ve Toni Collete tahminleri boşa çıkarmayarak Tina Fey'i geride bıraktı.
Bir Golden Globe daha böyle geçti, adaylıkları sıradan, ödüllendirişi olabildiğince mantıklı bir törendi. Darısı akademinin başına.
En İyi Film (Drama): Avatar
En İyi Erkek Oyuncu (Drama): Jeff Bridges (Crazy Heart)
En İyi Kadın Oyuncu (Drama): Sandra Bullock (The Blind Side)
En İyi Film (Müzikal-Komedi): Felekten Bir Gece/ Hangover
En İyi Erkek Oyuncu (Müzikal-Komedi): Robert Downey Jr. (Sherlock Holmes)
En İyi Kadın Oyuncu (Müzikal-Komedi): Meryl Streep (Julie & Julia)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christoph Waltz (Soysuzlar Çetesi/ Inglourious Basterds)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Mo'Nique (Precious)
En İyi Yönetmen: James Cameron (Avatar)
En İyi Senaryo: Aklı Havada/ Up In The Air (Jason Reitman, Sheldon Turner)
En İyi Animasyon: Up
En İyi Yabancı Film: The White Ribbon (Michael Haneke - Germany)
En İyi Müzik: Michael Giacchino (Up)
En İyi Şarkı: Ryan Bingham and T Bone Burnett - The Weary Kind (Crazy Heart)
En İyi Dizi (Drama): Mad Men
En İyi Erkek Oyuncu (Drama): Michael C. Hall (Dexter)
En İyi Kadın Oyuncu (Drama): Julianna Margulies (The Good Wife)
En İyi Dizi (Müzikal-Komedi): Glee
En İyi Erkek Oyuncu (Müzikal-Komedi): Alec Baldwin (30 Rock)
En İyi Kadın Oyuncu (Müzikal-Komedi): Toni Collette (United States Of Tara)
En İyi Mini Dizi: Grey Gardens
En İyi Erkek Oyuncu (TV filmi veya Mini Dİzi): Kevin Bacon (Taking Chance)
En İyi Kadın Oyuncu (TV filmi veya Mini Dİzi): Drew Barrymore (Grey Gardens)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Dizi, TV filmi veya Mini Dİzi): Chloe Sevigny (Big Love)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Dizi, TV filmiveya Mini Dİzi): John Lithgow (Dexter)
Up In The Air

Yılın ortalarından itibaren yeni yılın Mart’ında olacak oscarlar için başlayan erken vakitli tartışmaların göbeğindeki filmlerden biri de 2007 nin kendisinden Juno ile söz ettiren yönetmeni Jason Reitman’ın son filmi “up in the air” oldu. George Clooney, Anna Kendrick, Vega Farmiga üçlüsünün sırtladığı film ilişkiler, evlilik ve toplumsal rutinleri tartışıyor denebilir, bunu yaparken inceden Amerika’da belki de terör saldırılarından daha önemli bir sorun haline gelen önü alınamaz işsizlik konusu hakkında da net ve tarafını ortaya koyan bir iki kelime etmeyi ihmal etmiyor. Özgün senaryo dalı galibi juno’nun ardından, yönetmenin bu sefer de bir uyarlama senaryo üzerine çalışmasını izledikten sonra rahatlıkla diyebiliyoruz ki, Reitman'ın eli sinema konusunda farklı lezzetler ortaya koyabilme konusunda oldukça becerikli.
George Clooney Ryan Bingham karakterini müthiş canlandırıyor ve Ryan’ın doğruları ile filmin önüne koyduğu doğruların çakıştığı noktalarda film hem Ryan’ı hem de doğal olarak izleyiciyi ters köşeye yatırmayı iş ediniyor. Bu yönetmenin tercihi mi bilemem ama, Juno ile bu filmin bir çok ortak noktasından belki de en fazla göze çarpanı hikayelerin izleyiciye asla bir doğruyu işaret etmiyor olması. Hatta daha net bir ifade ile filmlerin ortak genel derdinin, insanın hayatina yön verdiği yollar açısından “doğru” nun ve “iyi” nin göreceliliğinin altının çizilmesi olduğu söylenebilir.
Twilight serilerinin kadrosunda yer alan Anna Kendrick’in canlandırdığı Natalie’nin filmin başındaki tavrı ile sonunda geldiği nokta, hayat karşısında sert durmaya çalışmanın aslında çoğu zaman sonuçsuz bir tavır olduğunun ve hayatın ne kadar sert olabildiğinin altını çiziyor.
Filmin diğer bir karakteri, Ryan’ın ruh eşi Alex’in (Vega Farmiga) izleyiciye ve Ryan’a yaşattığı süprizler de filmin diğer iki karakter üzerinden söylediklerine 3. ve aslında tarafı çok da belli olmayan muğlak bir bakış açısı sunuyor.
Filmin tavrı, üslubu, derdini ortaya koyuş şekli, kurgusu, vs. hepsi birbirini tamamlar ve daha da lezzetli hale getirir şekilde tasarlanmış. Özellikle anlattığını karmaşıklaştırmadan, alttan verme maksadıyla sulandırmadan ama aynı zamanda da bağırmadan söylüyor ve belki de “up in the air” ı güzel bir film olmaktan özel bir film olmaya taşıyan ayrıntı da bu oluyor.
Ayrı bir paragraf da Clooney için açmak gerekiyor sanırım, bir çok başarılı aynı zamanda çok da farklı filmde rol almış, aldığı her rolün hakkını vermiş, yönetmenlik denemerinden de alnının akıyla çıkmış ve çoğunlukla parlak işler ortaya koymuş bir aktör olarak, up in the air’da da performansının üstüne bir şeyler koymaya devam ettiğini gözlemlemek hiç de zor değil.
Filmin Oscarlardaki durumu ise bence klasik bir juno rolünden öteye gitmeyecektir. Her ne kadar ABD Eleştirmenler Birliği ödüllerinde en iyi film başta olmak üzere , uyarlama senaryo ve en iyi yardımcı kadın oyuncu ödüllerini alsalar da akademi bu tarz filmleri çoğu zaman 3-4 adaylık ve gönlünden koparsa 1 heykelcikle uğurlamıştır. Diğer filmlerin çoğunu henüz görmeden yorum yapmak manasız olsa da, uyarlama senaryo, en iyi yardımcı kadın oyuncu, en iyi erkek oyuncu, en iyi yönetmen ve en iyi film dallarında aday olabilir, hatta belki bir tanesini eve de götürebilir.