Dandik Filmlerin Karizmatik Aktörü; Bruce Willis


Matrixvari bir konu, dahası çizgiroman uyarlaması dediler izleyelim dedik, demez olaydık. Basit bir gişe filmi kadardı beklentim o bile çok yüksek kaldı. Herşeyden önce konu bir bilim kurgu için bile çok saçma, nedenler nasıllar havalarda uçuşuyor filmi izlerken. Kim okuyormuş bu çizgiromanı çok merak ettim doğrusu.

Neyse asıl derdim şu ki, nedir bu Bruce'un çektiği holivud yapımcılarının elinden. Hani yılların aktörü, en çok "mavi ay" dan hatırladığımız o yarım ağız gülüşü bile çocukluğumuzun bi anısı. Oyunculuk kabiliyeti sınırlı olabilir, ağzıyla kuş tutamıyo da olabilir ama hep mi kötü filmlerde oynar bir insan yahu! die hard serisi, 12 maymun, mavi ay, 1-2 vasat film daha bu mudur yani... Koca bir kariyerin tepe noktası David Addison olarak emmy kaldırmak, Friends'te konuk oyuncu olarak döktürmek midir...

Bu kadar başarısız bir filmografi nasıl izah edilir bilemedim ben. Ya Bruce çok yeteneksiz ya sinemadan anlamadığından hep yanlış işleri seçiyor ya da kötü filmlerin gişe yapması için Bruce'un ismine ihtiyaç oluyor.

Haneke'den... Das Weisse Band


Beyaz bant için başlı başına bir "faşizm" eleştirisi diyebiliriz. Eleştiri demek de çok doğru değil aslında, çünkü biliyoruz ki Haneke'nin psikolojilerimizle oynamayı seven tarzı aynı zamanda "eleştiri" yerine "tespit" leri tercih ediyor. Filmde tanış olduğumuz küçük muhafazakar köyün hem ruh hali hem de sahip olduğu ruh halinin yansımaları bize toplumsal bir çöküş portresi sunuyor.

Kiliseyi temsil eden kasaba rahibinin karakteri, dürüstlüğü ve çocuklarını tüm acımasız ceza ve kararlarına rağmen seviyor oluşu, bugün bile hala toplumların yakasını bırakmayan bir olgunun üzerine vurgu yapıyor.

Film bir yanıyla "ahlak" kavramını sorgularken (ki bu Haneke'nin esas dertlerinden biridir.) bir yanıyla da feodal toplum yapılarına, aile ilişkilerindeki sağlıksız muhafazakarlığa kadar bir çok konuya dokunuyor. Bir kitap uyarlamasını andıran senaryo bu özellikleri ile de gerçekten sonuna kadar övülmeyi hakediyor.

Filmin siyah-beyaz oluşu da oldukça isabetli bir tercih, -aslında Haneke'nin tüm filmleri siyah beyaz olabilirdi bence- . Bir dönem filmi olarak görselin gerçekçilik anlamında ne kadar hayati olduğunu düşünürsek, yönetmenin seçimleri; filmin rengi, çerçeveler ve mekanlar ve özellikle alan derinliğini hikayenin görsel üslubunu belirlemek için kullanmak (italyan gerçekçileri ya da bergman gibi) son derece başarılı olmuş.

Eğer bir film, küçük bir köyde yaşanan basit olaylar zincirinden, izleyicinin kafasında bir "ahlak" tartışması yaratıyor, toplumun yapı taşları ve sistematiği üzerine bir şeyler söylüyor, hem de "faşizm" dediğimiz ama tam çerçevesini bir türlü çizemediğimiz bir kavram hakkında kayda değer bir tespit yapıyorsa ve "sonunda saçmalamaz umarım" dediğiniz noktada da saçmalamadan sonlanıyorsa o film iyi filmdir "nokta".

Nam-ı diğer los lunes al sol...



Herkese güneşli Pazartesiler!