
Copying Beethoven
Müziğin ne demek olduğunu, neden tanrının sanatı olduğunu, müziğin yaratım sürecini ve en önemlisini “o”nu biraz daha yakından tanıma fırsatı verdiği için en başta Holland’ın önünde eğilmek gerekiyor. Holland’bu benim filmim olacak dememiş her şeyden önce; bu Beethoven’ın filmi fikrini içselleştirmiş. Daha sonra ed haris ten Beethoven yaratmış ki, filmde oynadığını bilmesem, o tanıdık gözlerin Harris’e ait olduğunu anlamak çok güç olurdu eminimki.
Film inanılmaz bir kurguyla açılıyor. Anna, arabada giderken yolda “o” sesi duyuyor, bu anı yönetmen çok başarılı görselleştirerek, izleyiciye çok görkemli bir giriş sunuyor, tıpkı Ludwig’in eserlerindeki gibi…
Filmde beethoven’ın 9. senfoniyi hazırlamak için uğraştığı günleri izliyoruz. O şiirsel müziğin yaratım sürecinde bu büyük sanatçının, bu tanrısal yeteneğin evinin ta içine konuk oluyoruz.
“Benim dinim yalnızlıktır” cümlesinin Beethoven’ı ne denli güzel tasvir ettiğini görmek çok ta zor değil bu 2 saat boyunca. Alman ekolünün bir başka büyüğü amadeus’un aksine, sinir ve gerginlik dolu süreçlerden beslenen bir müzisyen ludwig.
Tanrıyla aynı katta oturduğunu ve birbirlerine saygı duyan iki komşu olduklarını düşünüyor ve “kul” lara da bu açıdan bakıyor. Onun için estetik yaratım sürecine dahil olamayan herkes bi kademe değersiz ve önemsiz onun için bu yüzden “yalnız” ve yalnızlığından memnun. Bu tavır, duymayan kulaklarıyla, gözlerimizin dolmasını sağlayacak eserler ortaya koyan biri için çok küstahça olmasa gerek diye düşünüyor insan.
Film de tıpkı, beethoven’ın müziği gibi sizi denizin üzerinde uçuruyor; kimi zaman suya yakın, kimi zaman yükselerek, ama mozart’ın aksine pikelerimiz de yükselişlerimiz de alabildiğine keskin.. içimiz bir hoş oluyor ister istemez, midemiz gıdıklanıyor. Zaten Beethoven 9. senfonisini noktaladıktan sonra yöneldiği, yeni dünya müziği olarak tanımladığı, “çirkin” i müzikle tasvir etmeye çalıştığı fügleri içinde, hissetmemiz gereken yer olarak bağırsaklarımızı işaret ediyor. (bu konuda cahil cesareti göstererek; “füg” ün müzikte kitsch in ilk denendiği ya da kitsch kavramının kraliyet müziğine ilk girişi olarak bakabilir miyiz bilemiyorum, ama beethoven’ın “bayağı” nın önemini vurguladığı bir müzik türü olarak nitelendirdiğini düşünürsek kitsche dair müthiş bir öngörü diyebiliriz sanırım.)
Oyunculuklar tam yerinde, ed haris Beethoven olmanın hakkını fazlasıyla veriyor. Dönem çok başarılı yansıtılmış, holland kesinlikle filmin önüne geçmiyor başında da belirttiğim gibi bunun bir Beethoven filmi olduğunu asla unutmuyor.
Yazımın başlığına gelince, mozart’ın viyana’ya gelişi, yükselişi, düşüşü en üste çıkışı ve ölüşü.. dramatik anlatımlarda amadeus’un bu tüm süreçlerinde düşmanı ve aslında en büyük hayranı salieri’nin etkisini görüyoruz.. Ludwig in karşısında bir salieri yok ama içinde yaşattığı ve sayesinde ayakta durduğu o kocaman egosu ve insanı önünde eğilmeye iten o muhteşem küstahlığı “salieri”sizliğin boşluğunu rahatlıkla dolduruyor.
Kısacası, notaların efendisini, müziğin tanrısını, huysuz bir ihtiyarı, muhteşem 9. senfoninin prömiyerini görmek ve ludwig le 2 saat geçirmek istiyorsanız, “Copying Beethoven” ı asla kaçırmayın.