
“Mutlak güç” ölümsüzlük değil, ölüme eyvallah diyebilmektir…
Aranofsky yapar da kötü olurmu… The Fountain'e bilinçli olarak çok fazla şey okumadan gittim. Filmin genel havasını zaten çok önceden okuduğum biR iki yazıdan kapmıştım. Ve beni sarmıştı bir kere. Madem gidilecekti gitmeden bilgi sahibi olmaya gerek yoktu, hatta böylesi daha lezzetliydi.
Aranofsky’i ölüme, yaşama, insana, uygarlığa ve dünyaya bir şeyler söyleme sevdasında görüyoruz bu filmde. Sinemanın tüm olanaklarını kullanarak dahi bu kadar büyük kavramlar hakkında hemde 5i bir yerde tadında bileşmişlerken her kavramın hakkını vererek bişeyler söylemek normal ebatlardaki bir sinema yapıtı için mümkün mü?
Hadi normal ebatlardaki bir sinema filmini geçtim, 4-5 saatlik bir filmde ya da bir üçlemede mümkün mü… Eğer bana yaklaşık 3 saat önce sorsalardı gülüp geçerdim.. Ancak dahi sinemacımız beni yine ters köşeye yatırdı..
Gelişime ve gelişime karşı duruşlara götürdü bizi 2 saat boyunca yönetmen, yerlilerin aslında bilge bağnazlıklarından, engizisyon mahkemelerinin acımasızlığına, ortaçağ karanlığından, bilimin insanı ölümsezleştirme çabalarına kadar tüm uygarlığı izledik neredeyse. Hepsinden bir tutam, ama lezzetini tam barındıran tutamlardan oluşan bir karışım seyrettik..
İnsanın tarih boyu en büyük zaafiyeti olan ölüme kafa tutuşuna, ama her daim yenilişine şahit olduk. Sinema salonundan çıkarken aslında bunun bir yenilgi olmadığı fikri filizleniyordu kafamızda.. Nasıl ki ölümsüzlük iksirini içip çiçek açmıştı adam, ya da koruyamadığı karısının mezarı başında dökülmesi gereken göz yaşlarını dökmüştü.. Tam da öyle.
Aslında insanoğlunun çaresizliğinin bir çaresizlik olmadığını, aslında ölümün kabullenilmesi ve içselleştirilmesi gereken bir şey olduğunu gördük…
“Finish it” i her duyduğumuzda deli gibi korktuğumuz gerçeğe karşı aslında biz de esas oğlan gibi biraz daha yüreklice bakabildik.. (zaten ölüm gibi ulu bir konuya biR süreliğine de olsa baş kaldırmamızı sağlayabilen film değil midir sinemaya sanat dememizi sağlayan)
Oyunculuklardan ya da teknik detaylardan bahsetmek ise bence bu film için “yok canım daha neler” gibi birşey olur. Hugh jackman çok büyük oynamış, ağladığı sahnedeki performansı inanılmaz. Neyse ayırt etmeden filmdeki herkes çok başarılı.. çekimler, filmin atmosferinin görselliğe yansıyışı, çekimler, çerçeveler, geçişler.. kurgu. Her şey çok başarılı.
Sinema diliyle yaşama dair bu denli çok ve özel şey söyleyen bi sanat eserine tanık olmak, filmin içindeki en önemli metafor olan “ağaç” ın ölümsüzlüğü değil yaşamın bitmeyen gücünü temsil ettiğini bu rüya aleminden çıkarabilmek, en önemlisi, film bittiğinde hemen hissetmeseniz de , damağınızdan uzun süre silinmeyecek o muhteşem sinema tadını alabilmek, en önemlisi Aronofsky'nin bi dahaki filmini daha da bir heycanla bekleyecek olmak çok güzeldi..
Teşkkürler Aronofsky.