
Yılın ortalarından itibaren yeni yılın Mart’ında olacak oscarlar için başlayan erken vakitli tartışmaların göbeğindeki filmlerden biri de 2007 nin kendisinden Juno ile söz ettiren yönetmeni Jason Reitman’ın son filmi “up in the air” oldu. George Clooney, Anna Kendrick, Vega Farmiga üçlüsünün sırtladığı film ilişkiler, evlilik ve toplumsal rutinleri tartışıyor denebilir, bunu yaparken inceden Amerika’da belki de terör saldırılarından daha önemli bir sorun haline gelen önü alınamaz işsizlik konusu hakkında da net ve tarafını ortaya koyan bir iki kelime etmeyi ihmal etmiyor. Özgün senaryo dalı galibi juno’nun ardından, yönetmenin bu sefer de bir uyarlama senaryo üzerine çalışmasını izledikten sonra rahatlıkla diyebiliyoruz ki, Reitman'ın eli sinema konusunda farklı lezzetler ortaya koyabilme konusunda oldukça becerikli.
George Clooney Ryan Bingham karakterini müthiş canlandırıyor ve Ryan’ın doğruları ile filmin önüne koyduğu doğruların çakıştığı noktalarda film hem Ryan’ı hem de doğal olarak izleyiciyi ters köşeye yatırmayı iş ediniyor. Bu yönetmenin tercihi mi bilemem ama, Juno ile bu filmin bir çok ortak noktasından belki de en fazla göze çarpanı hikayelerin izleyiciye asla bir doğruyu işaret etmiyor olması. Hatta daha net bir ifade ile filmlerin ortak genel derdinin, insanın hayatina yön verdiği yollar açısından “doğru” nun ve “iyi” nin göreceliliğinin altının çizilmesi olduğu söylenebilir.
Twilight serilerinin kadrosunda yer alan Anna Kendrick’in canlandırdığı Natalie’nin filmin başındaki tavrı ile sonunda geldiği nokta, hayat karşısında sert durmaya çalışmanın aslında çoğu zaman sonuçsuz bir tavır olduğunun ve hayatın ne kadar sert olabildiğinin altını çiziyor.
Filmin diğer bir karakteri, Ryan’ın ruh eşi Alex’in (Vega Farmiga) izleyiciye ve Ryan’a yaşattığı süprizler de filmin diğer iki karakter üzerinden söylediklerine 3. ve aslında tarafı çok da belli olmayan muğlak bir bakış açısı sunuyor.
Filmin tavrı, üslubu, derdini ortaya koyuş şekli, kurgusu, vs. hepsi birbirini tamamlar ve daha da lezzetli hale getirir şekilde tasarlanmış. Özellikle anlattığını karmaşıklaştırmadan, alttan verme maksadıyla sulandırmadan ama aynı zamanda da bağırmadan söylüyor ve belki de “up in the air” ı güzel bir film olmaktan özel bir film olmaya taşıyan ayrıntı da bu oluyor.
Ayrı bir paragraf da Clooney için açmak gerekiyor sanırım, bir çok başarılı aynı zamanda çok da farklı filmde rol almış, aldığı her rolün hakkını vermiş, yönetmenlik denemerinden de alnının akıyla çıkmış ve çoğunlukla parlak işler ortaya koymuş bir aktör olarak, up in the air’da da performansının üstüne bir şeyler koymaya devam ettiğini gözlemlemek hiç de zor değil.
Filmin Oscarlardaki durumu ise bence klasik bir juno rolünden öteye gitmeyecektir. Her ne kadar ABD Eleştirmenler Birliği ödüllerinde en iyi film başta olmak üzere , uyarlama senaryo ve en iyi yardımcı kadın oyuncu ödüllerini alsalar da akademi bu tarz filmleri çoğu zaman 3-4 adaylık ve gönlünden koparsa 1 heykelcikle uğurlamıştır. Diğer filmlerin çoğunu henüz görmeden yorum yapmak manasız olsa da, uyarlama senaryo, en iyi yardımcı kadın oyuncu, en iyi erkek oyuncu, en iyi yönetmen ve en iyi film dallarında aday olabilir, hatta belki bir tanesini eve de götürebilir.