Sinema gerek teknik açıdan gerekse içinden doğduğu toplumların özelliklerinden etkilenerek çok farklı haller alabilen bir sanat dalıdır. 7. sanatın bu özelliği diğer sanat dallarına göre daha toplumsal bir yerde durmasından kaynaklanıyor olabilir. Her ne nedenle olursa olsun bu özellik onun dönemlere göre şekillenmesini, içinde bulunduğu dönemlerin, sosyo-ekonomik kültürlerin özelliklerini barındıran bir yapıya bürünmesini sağlar (elbette her sanat dalı için geçerli bir önermedir bu ancak sinema için daha net ve rutin bir durumdur).
70 lerin Türkiye’si ve Türk Sineması
Dünya, belki de insanlık tarihinin en bilinçli isyan sesi olan 68 kuşağı ile ilgilenir, egemenler bu sesi bastırmak için dinden, sermayeye, milli duygulardan, ulusal çıkarlara kadar her şeyi istismar ederken, bu yaşanan kaos dönemi ülkemizde bir askeri darbeyle son buluyordu. Bu yaşanan karmakarışık dönemin ardında toplum tıpkı savaştan çıkmış gibi şaşkındı. Bunu “toplum” başlığı altında toplayabileceğimiz her konuda görmek mümkündü, tabii ki sinemada da. Henüz sineması yeni filizlenen Yılmaz Güney, mafya – kabadayı filmlerinden toplumsal ve ideolojik senaryolara yönelmeye başlamıştı. Metin Erksan, Lütfü Akad gibi ustalar ise dönemin starları olan şarkıcıların (Orhan Gencebay, Emel Sayın gibi) müzikli melodramlarına el atarken, bir başka yanda ise renkli filmlerin ülkeye gelişi siyah beyaz film dönemini yavaş yavaş kapatıyordu. Ayrıca bu dönemde “seks filmleri” kavramı ülkede etkili olmuş üretilen yıllık yaklaşık 300 filmin yarısını bu filmler oluşturmaya başlamıştı. Öyle ki Zerrin Egeliler günümüzde dahi kırılamayan ve kırılması da imkansız gibi görünen bir yıl içinde 37 film sayısına ulaşıyordu. 70 lerin sonlarına doğru toplumun içi yine kaynamaya başlamıştı, seks filmleri ve arabesk sinemanın ana öğeleri haline gelmişti. Uzak doğudan öykünülen karate filmleriyle Cüneyt Arkın ve daha birkaç aktör, “üstün insan mitosu” oluşturdular. Tabii bunun yanında Akad’ın iç göç üçlemesi (düğün-gelin ve diyet), Yılmaz Güney’in Ağıt, Arkadaş gibi filmleri ile Türk sinema tarihine katkıda bulundular. İşte böyle kalıplara sığmayan 70 ler dönemi 80 yılında yeni bir askeri darbeyle yerini 80 ler dönemine bıraktı.
80 lerin Türkiye’si ve Türk Sineması
Her ne kadar ülke 20 yıl içinde üçüncü askeri darbeyi yaşıyor da olsa 80 darbesi ve getirdiği anayasa belki de Türkiye tarihinin en utanç verici noktaları oluyordu. Anti demokratik yasalar, sanata, sanatçıya ayrım yapmaksızın suçlu gözüyle bakılması, sanatçının toplumun dinamiklerine dair herhangi bir yorum yapmasına asla izin vermeyen, ağır cezalarla herkesi sindiren bu yönetim 70 lerden miras kalan dağınık sinema şablonuyla birleşince, toplumun tüm birimlerinde yaşanan kimlik bunalımı sinemada da kendini gösterdi.
80 ler sinemasına baktığımızda, yeni sansür yasalarıyla beraber, “seks filmi” kavramı ortadan kalktı. Toplumsal sorunlara parmak basan ya da ideolojik içeriğe sahip olan filmler kabuk değiştirerek, Şaban furyasına dönüştü. Kemal Sunal’ın, Şener Şen ikilisinin ve daha sonra Şener Şen’in başrolünü üstlendiği filmler namuslunun nasıl en sonunda mutluluğa ulaştığını gösteren düzinelerce film çektiler. Ayrıca toplum içinde “kadın” olgusu da Kartal Tibet, Atıf Yılmaz gibi yönetmenler tarafından ele alındı. Bu dönemde Türk sinemasının içinden çıkan nitelikli filmlerin çoğunun toplumdan çok bireyin iç dünyasına eğildiğini görürüz. (Bu dönemde ülkemizde yasaklansa bile Cannes da en iyi film seçilen Yol’da tarihteki yerini alır) video teknolojisinin baltaladığı sinema endüstrisi tüm olumsuzluklara rağmen umut ışığı olabilecek yapımlara imza attı. Atıf Yılmaz “sosyal içerikli fantastik film” tarzını ortaya koyduğu “adı Vasifye ile önemli bir çıkış yaptı, Erden Kıral’ın “Hakkari’de bir mevsim” i de Avrupa’da beğeni kazanan yapımlar arasındaydı. Özal hükümetiyle birlikte ülkeye egemen olan liberal anlayış, sıkıyönetimden çıkmış toplumun bir anda vurgun yemesine neden oldu. Sinema, “cinsellik” olgusunu da “kadın” olgusunun yanına koyarak bu türde filmler yaptı. Bunun yanında 80 lerin bastırılmış, uyuşturulmuş kitlesi olan gençlikse b dönemin belki de en acıklı alt başlığıydı. Bu dönemde uyuşturucu ya da fuhuş batağına düşen gençlere dair de çok film yapıldı. Ayrıca bu dönemde gelen toplumsal şaşkınlık, toplum içindeki “namus” kavramını da farklı bir noktaya taşıdı. Bu da tabii ki diğer olgular gibi sinemaya yansıdı, özellikle İstanbul’un arka sokaklarında kadının durduğu yer, “namuslu fahişe” ve “kötü yola düşme” sözleri bu tür filmlerin ana konseptlerini oluşturdular.
90 ların Türkiye’si ve Türk Sineması
İşte bu özelliklere sahip bir dönemin ardından videoların ve sonrasında da televizyonların evlerimize girişi, üç haneli rakamlara alışmış Türk Sineması’nı derin bir uykuya yatırdı. Bu dönemde her ne kadar sayısal belirgin bir azalma olsa da, nitelikli filmler üretilmeye devam edildi. Kadın, cinsellik, namus gibi kavramlar dönemin şartlarına paralel olarak şekillendi. 80 ler gençliğinin ülke içindeki orta yaşlı grubu oluşturduğu bu dönem, arabesk kültür her ne kadar kabuk değiştirse de varlığını korudu. Starlar yavaş yavaş sinema sahnesinden çekilirken, film şirketleri bire birer kapandı ya da başka iş kollarına kaydı. Özal döneminin getirdiği ekonomik ve sosyal bunalım süreçlerinin sinema alanında da yansımaları oldu. Sinema artık toplumun sorunlarından çok bireyin iç dünyasına eğilmeye başladı. 80 ler gençliğinin apolitikleştirilmesi başarıyla tamamlanmıştı ve bu sayede toplumsal olaylara olan merak ortadan kalkmıştı. Bu dönem içinde olumlu gelişmeler de elbetteki oldu 90 ların ikinci yarısında sinema sektörü bir miktar canlandı ve belki de son yılların tek yüz akı olan sinemacımız Z. Demirkubuz ilk eserlerini çekti. Demirkubuz, Sinan Çetin’in öncülüğünde başalayan ve günümüze kadar çığ gibi gelişerek gelen, ünlü ve sansasyonel isimleri (oyuncu olup olmamalarına bakmaksızın) filmlerinde oynatıp bu şekilde seyirci çekme tekniğinin tersine, tıpkı bir Akad ya da Güney gibi Türk sinemasına damga vuran bir isim oldu. Özellikle 1997 de çekilen ve başrollerini Derya Alabora, Güven Kıraç ve Haluk Bilginer’in paylaştığı “Masumiyet” namus olgusuna bakış açısının yanında, Türk sinema tarihinin en başarılı filmlerinden biri olarak nitelendirildi.
Türk Sineması’nda Dönemlere göre “Namus” Kavramına Bakış
Bulunduğumuz coğrafyanın, yüzyıllardır barındırdığı belki de dünyada eşine az rastlanır farklı namus kavramı, ülkenin sosyo ekonomik normlarına göre şekilden şekle girmiştir. At-avrat-silah zihniyeti, ilk önce şehirleşme ve göç ile birlikte atı, ardından gelişen yasalarla ve şehir yaşamı içinde yaşanan asimilasyonla silahı ve kadının haklarının olduğu, kadının erkekle eşit olduğu gibi kavramların öne çıkmasıyla da kadının mülkiyetini(!) kaybetmiştir. Ancak yine de bu üçlü içinde en çok sahip olduğu hala kadındır sanırım.
Hatta, çok parlak bir çalışma olmasa dahi, bu konuda vurucu bir örnek olan, başrollerini Tarık Akan, Hakan Balamir ve Serpil Çakmaklı’nın üstlendiği bir Şerif Gören filmi olan 1985 yapımı “Kan” filminde Doğu Anadolu geleneklerinden biri olan; “atın kuyruğuna, kadının saçına, erkeğin bıyığına dokunulmaz, çünkü bunlar erkeğin namusunu temsil eder, dokunulursa cezası ölümdür” anlayışı ve filmin başında Seyit Ağa’nın Mahmut Ağa’yı atının kuyruğunu kesilmiş gördüğü için gözünü kırpmadan vuruşu ve bunun bir kan davası haline dönüşmesini izlemiştik. İşte bu toprakların insanı yaşanan toplumsal değişimlerle çok farklı yönlere gitti.
70 ler sinemasında gayet basit bir şekilde fahişelik yapan kadının namussuz olduğu, cezalandırılması ve genelde de bu cezanın ölüm olması gerektiği görüşür hakimken, 80 ler sinemasına gelindiğinde demin bahsettiğim sorunun bu kadar kolay çözülemeyeceği, uygarlaşan erkeğin sahip olduğu (sahip olduğu diyorum, çünkü hala sahiplik duygusu konuya hakim haldedir.) en değerli şey olan “kadın” ı bu kadar kolay harcayamadığı ortaya koyulur. Kadınların bu yolu seçiş yolları, nedenleri konu olmaya başlar perdede. Müjde Ar ve Atıf Yılmaz ikilisi bu konuda şaşırtıcı çıkışlar yaparlar. Ve 70 ler de İstanbul’a kaçarak fahişe olan kızın peşinden giderek onu öldüren erkek karakter (bu kimi zaman sevgili, kimi zaman baba, kimi zaman kardeş, kimi zamansa oğuldur.) 80 lere gelindiğinde aynı keskin tavrı gösteremez olur. Kadını doğru yola sokar ya da o da kadınla birlikte o yolda ilerler ama bir şekilde kadından vaz geçemez ya da onu direk olarak namussuz görmez. Bunun en önemli örneklerinden biri yine Atıf Yılmaz’ın ilginç denemelerinden biri olan “Delikan” dır. (bu filmi çalışmanın ileriki bölümlerinde ele alacağım.) 90 lara gelindiğinde ise kadın ve namus kavramları daha farklı ele alınır, eğer ortada bir namussuzluk var ise bunun kadının değil toplumun namussuzluğu olduğu vurgulanır, kadın karakterin iç dünyasına ışık tutulur ve farklı ir bakış açısıyla ele alınır bu sorun. 80 lerde toplumun yaşadığı kimlik bunalımı ve bu dönem içinden çıkan kayıp kuşağın uzantısına ayna tutar aslında 90 lar sineması, bu bakımdan bu iki süreç arasındaki farkları ya da benzerlikleri 90 lar sinemasında bulmak mümkündür. Ülkede oluşan şartlar, kadını da erkeği de sahip olmaları gereken toplumsal rollerin uzağına savurmuş gibi görülür. Ve 80 lerde ve öncesinde yaşanan zengin yoksul zıtlığı artık çok fazla kullanılmaz ve şehirlerin ara sokaklarındaki karanlık yaşamlara çevrilir objektifler.
Toplumun içinde bulunduğu koşullarla yoğrulan bireylerin her olguya bakış açılarının da bu yoğrulmaya göre değiştiğini daha önce de söylemiştik. Çalışmamızın merkezi olan “Namus” kavramının 80 ler Türkiye’sinde ki yansımalarını incelemek için Atıf Yılmaz’ın “Delikan” filmini seçtim.
DELİKAN (1981)
Yönetmen: Atıf Yılmaz
Oyuncular: Tarık Akan, Müjde Ar, Kamil Sönmez, Ailye Turagay Reha Yurdakul
Senaryo: Atıf Yılmaz, Ayşe Şasa, Zeyyat Selimoğlu
Atıf Yılmaz’ın hem senaryo aşamasında yer aldığı, hem de yönettiği film, Rize’nin Mitari köyünde başlar. Bu sahil köyünde balıkçılık yapan Sefer (Tarık Akan) Zekiye’ye (Müjde Ar) delice tutkundur, Zekiye’de Sefer’e aşıktır ancak Sefer’den daha kibarca davranışlar beklemekte ve onu çok kaba bulmaktadır. Sefer karakteri Karadeniz erkeğini temsil etse de bunu tüm Anadolu olarak görebiliriz. Sefer kadına mal gibi davranır, onu sever ancak ona söz hakkı tanımaz, inatçıdır ve sevdiği kadına sahip olmayı doğal hakkı olarak görür. Ve bir gün Sefer, Zekiye ile zorla cinsel ilişkiye girer. Zekiye toplumsal baskıları da göz önüne alarak zorunlu olarak Sefer’le evlenir ancak sevdiği adamın bu davranışını yediremez ve inat uğruna gerdek gecesi köyden İstanbul’a kaçar. Sefer ise bu zorlama cinsel ilişkinin artık onları birleştirdiğini düşünmektedir Ta ki Zekiye’nin köyü terk ettiğini duyana dek. Bir süre sonra köye Zekiye’nin İstanbul’da kötü yola düştüğü haberi gelir, Sefer deliye döner ve Zekiye’nin peşinden İstanbul’a gider, onu her yerde arar tam umutları yok olurken, Zekiye’yi tesadüfen bulur, onu öldürüp namusunu temizlemeye çalışır ancak daha sonra bunu başarmaz. Zekiye’ye olan aşkı geri dönmesini engeller ve Zekiye’nin çalıştığı pavyonda fedailik yapmaya başlar.
Artık şehir yaşamı içinde birliktedirler, ancak bu coğrafi değişim onların namus olgusuna bakışlarını da değiştirmiştir, bu hayat içinde yaşamaya başlarlar.
Neler yaşadığının farkına varamadan olayların içinde sürüklenen Sefer, 80 ler insanının yaşadığı şaşkınlığı, bu kuşağın nasıl bir arada kalmışlık içinde olduğunu tasvir eder. Köyünde kendine güveni tam, her şeyi kontrol edebilen, değil gece yaşamı içinde çalışmak , herhangi bir uygunsuz davranışında bile “kadınına” çok ağır cezalar kesen, “Sefer” İstanbul içinde kolu kanadı kırık bir halde kalıyor. Namus kavramı bu nokta da yeniden şekilleniyor.
Aslında 80 döneminde bu tür kavram karmaşalarının çok fazla olduğu ve bu arada kalmışlığın o döneme her yönüyle damga vurduğunu söyleyebiliriz.
Sefer’in yaşadıkları ve bu yaşadıkları karşısındaki ne yapacağını bilememesi, tüm 80 ler boyunca devam eden bir durumdur. Ancak 90 larda bu durum biraz daha içe sindirilmiş ve bazı şeylerin farkına varılmıştır. İnsanlar olanlara bakıp şaşırmak yerine, duruma ayak uydurup, bu düzen içinde tutunmayı öğrenmişlerdir (ya da öğrendiklerini sanmışlardır) ve Sefer’in köyünde bırakıp namus kavramı 90 ların yenik insanları arasında yepyeni bir biçimde karşımıza çıkar. Çünkü şekli ne olursa olsun “namus” Anadolu insanının vazgeçemeyeceği bir olgudur.
80 lerde Türk sinemasın girdiği kimlik bunalımının, 90 lara gelindiğinde nasıl bir hal aldığını “Namus” olgusu özelinde, “Delikan” ve “Masumiyet” filmlerini büyüteç altına alarak karşılaştıracağız. Ancak önce “Masumiyet” filmini de kısaca tanıtalım.
MASUMİYET (1997)
Yönetmen: Zeki Demirkubuz
Oyuncular: Haluk Billginer, Güven Kıraç, Derya Alabora
Senaryo: Zeki Demirkubuz
Türk sinema tarihinin en başarılı örneklerinden biri olan, “Masumiyet” Uğur,Bekir ve Yusuf karakterleri arasındaki hikayeyi anlatır. Yusuf (Güven Kıraç) çok anlayışlı, gayet sabırlı, dürüst ve yufka yürekli bir karakterdir. Askerden döndüğü gece evli olan ablasının en yakın arkadaşıyla kaçması sonrası ablasının peşine düşer ve en yakın arkadaşıyla beraber ablasını da vurur. Arkadaşı olay yerinde ölürken, ablası kurşunun dilini parçalaması sonucu dilsiz kalır ve Yusuf hapse girer. Film Yusuf’un hapisten çıkışıyla başlar. Yusuf aslında hapishane müdürüne yazdığı dilekçeyle ömrünün sonuna dek hapiste kalmayı çünkü dış dünyada yapacak hiçbir şeyi olmadığını söylemiştir. Aslında film bu nokta da daha bize bir şey söylemektedir, ancak biz bunu ilerde Yusuf’un kişiliğini tanıyınca anlayabileceğizdir. Nedir filmin söyleme istediği? “Namus” kavramı on yıl öncesinin Anadolu’sunda en içine kapanık, en anlayışlı kişiyi bile acımasız bir katile dönüştürecek noktadadır. Yusuf gözünü kırpmadan ablasını ve en yakın arkadaşını vurmuştur. Daha sonra Yusuf gidecek yeri olmadığından dilsiz ablası ve eniştesinin yanına gider. Ancak işler orada da iyi gitmemektedir. Ablası 10 yıldır onu affetmemiştir. Enişte ise karısına duyduğu kini yıllardır üzerinden atamamıştır, eniştenin söylediği şu sözlere yer verip sonra devam edelim:..
“sanki aşığını değil de anasını öldürdük, ağabeyin ulan bu senin! ne yaptıysam senin için yaptım, boynuzlu oldum yinede bırakmadım seni, arkadaşlarımın arasına çıkamaz oldum, bu mu ulan benim hakkım!”
Evet eniştenin söyledikleri oldukça önemli, çünkü bu durumda dilsiz kalmış ve sevdiği adamı kollarının arasında kaybetmiş olan kadına iyilik yaptığını düşünüyor. Bu namussuzluğun geldikleri yerde onu ne konuma soktuğunu ancak buna rağmen ondan ayrılmadığını söylüyor. Bu nokta da Delikan’ın Sefer’ine benziyor biraz o şaşkınlık, o çaresizlik bu karakterde de var. Belki de bu karakater de 80 lerin tasvirini yapıyor. Yusuf burada kalamayacağını anlayınca gidip ucuz bir otelde kalmaya başlıyor ve orada Bekir ve Uğur’la tanışıyor. Uğur’la Bekir’in geçmişi de şöyle: aynı semtte oturan iki genç olarak tanışırlar, Uğur biraz hafifmeşrep bir kız tüm erkekler mavi boncuk dağıtmaktadır ama gönlü mahallenin serserisi Zagor’da Bekir’de Uğur’a aşık olur, daha sonra Zagor hapse girer, Uğur da Bekirle yaşamaya başlar Bekir her şeyini Uğur için harcar ancak Uğur’un gönlü Zagor’dadır. Zagor hapiste olay çıkarınca nakledilir, Uğur’da onun gittiği yere gider, Zagor başka yere gittikçe Uğur’da onu izlemektedir, tabii Uğur’a deli gibi aşık olan Bekir’de onun peşinden. Bu yolda yaşayabilmek için Uğur fahişeliğe başlar ve bu şekilde filmde izlediğimiz hayata gelirler. Yusuf bu ikiliyle ve onların hayatlarıyla tanışır. Daha sonra bu bunalımlı yaşama dayanamayan Bekir intihar eder ve onun yerini Yusuf alır ve aynı akıbete uğrar, o da Uğur’a aşık olur ancak Uğur’un gözü Zagor’dan başkasını görmez.
Filmin kısaca anlatmak için bu kadarı yeterli sanırım şimdi bu filmde namus kavramıyla ilgili söylenenlere bir göz atalım. İlk olarak film Yusuf’un (Yusuf gibi bir karakterin) namus uğruna ablasıyla arkadaşını vurmasını ve eniştesinin gözünün önünde ablasını kemerle acımasızca dövmesine ses çıkarmayışını gösteriyor. Buradaki ikilimde anlatılmak istenen aile ve namus olgularına bakış. Ablası sevdiği adamla gittiği için ölüm saçan Yusuf kendi canından kanından ablasının dayak yemesine ses çıkarmaz. Çünkü döven kocasıdır. İşte bu nokta da film ilk kelimelerini etmiş olur namus kavramıyla ilgili. Tıpkı “Delikan” daki gibi burada da bir geçiş sürecine tanıklık edeceğizdir. Bekir’in Uğur’la olan ilişkisi de bu konu da çok şey söyler. Uğur fahişedir, ancak Uğur’a aşık olan Bekir bunu ihanet olarak kabul etmez, onun kıskandığı Zagor’dur. Çünkü Uğur’un kalbi ondadır ve onun için her şeyi yapmasıdır. İşte bu zıtlık belki de bizim çalışmamız içinde önemli bir örnektir. Bir yanda karısının başkasını sevmesini önemsemeyen, sadece onla kaçmasından dolayı isyan eden enişte ve yattığı insanlar yerine kalbine sahip olduğu adamı kıskanan Bekir. Bunların arasında ise ana karakter Yusuf’un ilk önce ilkinin yanında yer alırken filmin sonunda ikinciye dönüşmesi, işte bu dönüşüm, Yusuf’un bu değişimi bize 80 lerden hatta, 70 lerden beri değişen “namus” olgusunun yavaş yavaş farklı ama yine de sağlıksız bir yere oturduğunu gösterir. Delikan’da Sefer’in yaşadığı değişimin farklı bir şekli Yusuf karakterinde de yaşanır. O zaman toplumun 80 lerde yaşadığı kimlik bunalımının, 90 larda da farklı şekillerde de olsa devam ettiğini rahatça söyleyebiliriz.
Türk sinemasının varoluşundan beri işlenen “namus” kavramı, hem 80 lerde hem 90 larda hem de günümüzde varlığını korumaktadır, ancak farklı kalıplara bağlı kalarak, fraklı bakış açılarına sahip olarak. Demek ki toplumun değer yargıları normal toplumsal devinimlerin ötesinde ülkenin yakın geçmişindeki olayların yörüngesinde değişmiş ve bireyleri de bu yörünge içinde farklı noktalara atmıştır. Toplum içindeki bireyin, dönemlerin modalarının, sanat olgusunun yaşadığı kimlik bunalımı da bunlara bağlıdır. Bu kimlik çıkmazı her şeye olduğu gibi sinemaya da yansımış ve dönemlere göre sinema içinde de kendine yer bulmuştur. Bunu 80 lerin başında çekilen “Delikan” ve 90 ların ikinci yarısında izlediğimiz “Masumiyet” filmlerinin aynı kavramları nasıl farklı konumlandırdıklarını görüp yine de bu kavramları sağlıklı yerlere oturtamadıklarına tanık olarak, diyebiliriz ki bu süreç içinde değişen ve farklılaşan her şeye rağmen, toplumsal kimlik bunalımı da, sinemanın içinde bulunduğu kimlik bunalımı da varlığını sürdürmeye devam etmiştir.