Das Leben Der Anderen


Vıcık bir pazartesi akşamı, güzel bir film izlemenin keyfi ve alman sinemasına olan inancın güçlenmesinin yanı sıra donnersmarck’ı ve Ulrich Mühe’yi tanımış olmak çok hoştu.

Akademi belki de sosyalizmi yerden yere vuruyor diye ödüllendirdi “das leben der anderen” i, zaten ancak o kadar okuyabilme yetisine sahipler sanatsal yapıtları. Kendini sosyalist sanan faşistlerin sonucudur 20. yüzyılın 2. yarısındaki doğu alman bloku. Tıpkı stalinden sonraki Sovyetler gibi. Gerçek yoldaşlar ise tıpkı dreyman ve wiesler gibilerdir.

Bu yüzdendir ki, senaryo Beethoven dan girer, Lenin'den çıkar, ve aralara devamlı Brecht'i sokar, bu sayede katı bir sorgu uzmanının insanlığa geçişinin büyülü anlatımı haline gelir.

Bu güçlü ve dramatik senaryoya bir de özenli görüntü yönetmenliği eklenince filmin kötü olmasına pek imkan yoktur zaten. Ancak filmi iyiden öte özel kılan bu başarılı özelliklerinin yanı sıra muhteşem oyunculuklardır. Ulrich Mühe, filmin ilk başlarında ed haris i çağrıştırır gibi olsa da bobin değiştirilmeden oynayanın “ulrich mühe” olduğunu anlamamızı ve hatta bu ismi bi yerlere not etmemizi sağlam oyunculuğuyla emrediyor.

Rosa Lüksemburg’un bekli de tüm 20 ve 21. yüzyılı öngören sözü “ya sosyalizm ya barbarlık” bu filmde de gözlerimizin önüne seriliyor.

Kaba sakal marx ın filmde hiç adının geçmemesini tam yadırgamak üzereyken, kitapevinin adını gördüğümüzde, bu yargımızda boğazımıza ustalıkla tıkılıyor..

Ve Marks'ın çöplüğünde, marks'ın asla kabul etmeyeceği bir yönetime, sanatsal ve onurlu bir şekilde baş kaldırılıyor.